Yanlış Yanıtlara Karşın Doğru Soru

Spread the love
Jardin des Tuileries & Henri Vidal – Caïn venant de tuer son frère Abel, Paris.

“De omnibus dubitandum.”
(Her şeyden kuşku duy.)

-René Descartes

Hemen her şeye yanıt aramaya çalışırız, aslında neyi aramamız gerektiğini bilmeden. Hep daha fazlasını bilmeye güdüleniriz. Ne var ki hemen her şeyi bilmek olanaksız olduğu gibi gereksiz ve faydasızdır da. İnsanın internetten -ya da unutulmuş, tozu üstündeki kalın ansiklopedilerden, atlaslardan, envai çeşit kitaptan- bir farkı olmalı, değil mi? Onlar zaten bilgiyi ziyadesiyle kaydediyorlar, insan ise akıl yürütebilmesi sayesinde eleştirel düşünebiliyor ve merak edebiliyor -en azından ben hâlâ insanların bozulmamış hâliyle yani çocukluğunda böyle olduğunu düşünüyorum.-

Çocuk, henüz bilgiye boğulmadığı için yanıt aramaya girişmez; sorular sorar. Ona bu soruyu sorduran şey aslında tükenmez -ki eğitim, yozlaşık toplum ve onun kültürü bunu ne yazık ki söndürür- bir merak tutkusudur. Ne ilginçtir ki -bak sen şu tuhaflığa!- filozoflarda da bu merak mevcuttur. Filozofları derin düşünce deryalarına sokan, onları adeta tefekkür bâbında esriten bu tuhaf güdü onları süreğen biçimde soru sormaya iter. Ne de olsa soru sormak, sahici bilgiye ulaşma, ona nüfuz edebilme bağlamında bize pekâlâ etkin bir rol sunababilir.

Nitekim Sokrates öyle yapmıştır. Sokrates, maiotik yöntemiyle daha o zamanlardan şimdiki bildiğimiz diyalektik (kısaca karşıtlıkların yüzleştirilmesi ve sonuca bağlanması) düşünmenin temellerini atmıştır. Karşılaştığı insanlara bir şey öğretme esnasında peşisıra bilgi vermek yerine onlara sorular sormuştur. Böylelikle, karşısındaki son derece cahil bir insan olsa bile muhakeme etmek zorunda kalacak ve rasyonel (akli) olana biraz da olsa yaklaşacaktır. Sorular ne kadar sık ve kritik olursa muhakeme yeteneği de içinde bulunduğu sıkışık durumda o kadar etkinleşecek ve karşıdaki kişi de yaptığı hataların ardından doğruyu yakalamanın duygusal tatminini bizzat kendisi yaşayacaktır.

Sokrates’in ve sahici bilgiye ulaşmada diyalektiği kullanan diğer filozofların ve düşünürlerin göze çarpan yanlarından biri soru sormak ama *doğru* soruları sormaktır. Bu süreç, çevreden hücum edip insan zihnini dolduran düşüncelere her daim bir kuşku payı bırakabilmek, biriken kuşkular üzerine refleksif biçimde, hata yapa yapa en sonunda doğru soruları sorabilmek olarak açıklanabilir.

Peki neye göre *doğru*, kıstaslar nelerdir? Öncelikle mantıksal safsatalardan kaçınmamız gerekir, böylelikle bahsolunan konunun bağlamından sapmamış oluruz. Daha sonra, soruyu yanıtını arzuladığımız yegâne şeye yönelik sormamız gerekir. Son olarak da soruyu mümkün olduğunca doğrudan bir öznenin kendisine yöneltmek yerine nesne üzerinden sormamız gerekir. Örneğin birine ‘Neden çok fazla çikolata yiyorsun?’ demek yerine ‘Çikolatayı çok fazla yiyor olmanın nedeni nedir?’ demek özneyi yargılayıcı bir üslûptan ziyade, neden-sonuç ilişkisi bağlamında bir şeyin nedenini öğrenmeyi hedeflediğimizi gösterir ki bu da doğru soru sorduğumuzu gösterir. Öyleyse bir çıkarım yapıp, neden-sonuç ilişkisini gözetmek doğru soruları sorabilmede kilit noktadır diyebiliriz.

Her kafadan sesin çıktığı, yanlış yanıtların/bilgilerin hızla arttığı ‘gerçek-ötesi’ çağdayız artık. Bunca yalan yanlış yanıtın arasından doğrusunu seçebilmek soruları dikkatlice yakalamaktan geçiyor. Sorulacak doğru sorular, doğru yanıtları bir mıknatıs gibi çekecektir.

Sokrates heykeli, Atina.

-S.Ç.

(İzmir, 12.07.2020)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *